din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Miraç Kandili

Boykot ve hüzün yılının çilesi, Tâif‘te taşlanması, müşriklerin gün geçtikçe artan zulmü, Kâinatın Efendisi‘nin üzüntüsünü çoğaltmıştı. Zorda kalanların tek sahibi olan Allah, kulu ve elçisini sevindirdi.

Receb ayının yirmi yedinci gecesi Cebrail [a.s] Peygamberimiz‘e geldi. Onu, burak isimli binitle Mescid-i Aksa‘ya getirdi. Mescid-i Haram ile Aksa Mescidi arasındaki bu yolculuğa “isrâ“ denir.


“Kulu Muhammed ‘i bir gece, Mescid-i Haram ‘dan kendisine bazı âyetlerimizi göstermek için etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ‘ya götüren Allah, her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir. Şüphesiz ki her şeyi işiten, her şeyi gören O‘dur“ (isrâ 17/1).

Nasıl olduğunu bilemeyeceğimiz bir şekilde yedi kat semayı aşarak zaman ve mekân kavramları üstü olan Cenâb-ı Allah‘la aracısız görüşen, konuşan, tekrar yeryüzüne dönen Peygamberimizin yolculuğunun bu aşamasına da “mi‘rac“ denir.

Resûlullah (s.a.v) bu yolculuğunu şöyle anlatır:

“Ben Hatim‘de (Kabe‘nin dışındaki avluda bulunan, etrafı yüksek olmayan duvarla çevrili bir bölümün adı) uyku ile uyanıklık arası bir durumda bulunuyordum. O sırada Cebrail geldi ve göğsümü yardı. Kalbimi zemzemle yıkadıktan sonra içine iman ve hikmet doldurdu. Göğsümü eski haline getirdi. Katırdan küçük, eşekten büyük, burak isimli bir binit getirdi. Bindirildim ve Cebrail eşliğinde Mescid-i Aksâ‘ya vardık. Namaz kıldım. Bütün peygamberler de benimle namaz kıldı.

Yüce makamlara çıkacak bir mi‘rac kuruldu. Nihayet dünya semasına vardık. Cebrail gök kapısını çaldı.

- Kim o, denildi. Cebrail,


- Cebrail‘im, dedi.

- Yanındaki kimdir, diye soruldu.

- Muhammed, diye cevap verdi.

- Göğe çıkmak için ona vahiy ve mi‘rac daveti gönderildi mi, diye soruldu. Cebrail,

- Evet gönderildi, diyerek tasdikledi.

- Merhaba gelen zata! Bu gelen kişi ne güzel yolcu, denildi ve gök kapısı açıldı. Ben birinci semaya varınca orada Âdem peygamber ile karşılaştım. Cebrail bana,

- Bu senin baban Âdem‘dir, ona selâm ver, dedi. Ben de selâm verdim.

- Merhaba hayırlı, iyi oğlum, Sâlih peygamber, dedi.

Sonra, Cebrail benimle yukarı yükseldi, ikinci semaya geldi. Kapıyı çaldı. Aynı sorular orada da soruldu, ikinci semada Yahya ve isâ peygamberle karşılaştım. Yahya ile İsâ teyze oğullarıdır. Cebrail bana,

- Bu gördüklerin Yahya ile İsa‘dır. Selâm ver onlara, dedi. Selâm verdim. Onlar da bana,

- Merhaba hayırlı kardeş, Sâlih peygamber, dediler. Sonra üçüncü semaya yükseldik. Orada da aynı sorular soruldu. Kapı açıldı. Üçüncü semada Yusuf peygamberle karşılaştım. Cebrail bana,

- Bu gördüğün Yusuf‘tur, selâm ver ona, dedi. Selâm verdim. O da selamımı aldı ve bana,

- Merhaba hayırlı kardeş, Sâlih peygamber, dedi. Tekrar yükseldik ve ta dördüncü semaya vardık. Cebrail kapıyı çaldı. Aynı sorular soruldu. Kapı açıldı. Dördüncü semada İdris peygamberi gördüm. Cebrail,

- Şu gördüğün İdris‘tir. Ona selâm ver, dedi. Selâm verdim. Selâmımı karşıladı ve,

- Merhaba Sâlih kardeş, sâlih peygamber, dedi. Yükselerek beşinci semaya vardık. Onun da kapısını çaldı, soruları cevapladı. Kapı açıldı. Beşinci semada Harun peygamberle karşılaştım. Cebrail,

- Bu Harun‘dur. Ona selâm ver, dedi. Ben de selâmladım. Harun selâmımı aldı ve,

- Merhaba Sâlih kardeş ve Sâlih peygamber, dedi. Oradan Cebrail benimle altıncı semaya yükseldi, gök kapısını çaldı. Kapı açılınca Musa peygamberle karşılaştım. Cebrail Musa‘ya selâm vermemi söyledi, ben de selâmladım. Musa,

- Salih kardeşe ve Sâlih peygambere merhaba, dedi. Ben Musa‘nın yanından ayrılınca, Musa ağlamaya başladı. Musa‘ya,

- Niçin ağlıyorsun, denildi. O da,

- Benden sonra bir genç peygambere biat olundu ki, onun ümmetinden cennete girenler, benim ümmetimden cennete girenlerden daha çoktur da ona ağlıyorum, dedi. Sonra Cebrail benimle yedinci göğe yükseldi. Gök kapısını çaldı. Kapı açılınca İbrahim peygamberle karşılaştık. Cebrail bana,

- Bu baban İbrahim‘dir. Selâm ver ona, dedi. Selâmladım. Selâmımı aldı ve bana,

- Ey hayırlı oğul, ey Sâlih peygamber merhaba, dedi. Cebrail ile yükseliş devam etti. Cebrail,

- işte burası sidretü‘l-müntehâdır, dedi.

Peygamberimiz (s.a.v) sidretü‘l-müntehâdan sonra yolculuğuna yalnız devam etti. Aklın izah edemeyeceği mucizelerle, Yaratıcı ile arasındaki perdeler kalktı. Habibullah‘a Rabb‘in en büyük âyetlerinin bir kısmı gösterildi.

Peygamberimiz (s.a.v) isrâ ve mi‘rac mucizesini anlatınca; müşrikler hem hayret ettiler hem de sevindiler. Resûlullah‘ın yalan söylediğine dair delil bulduklarını zannettiler. Müşriklere göre bu hadise, müslümanları çözecek, büyük bir çoğunluğun İslâm‘dan caymasını sağlayacaktı.


Bu sevinçle bazıları Hz. Ebû Bekir‘e giderek,

- Ey Ebû Bekir! Muhammed‘in söylediklerini hâlâ tasdik edecek misin? O, Aksa Mescidi‘ne götürüldüğünü, oradan semaya yükseldiğini ve aynı gece tekrar Mekke‘ye döndüğünü söylüyor, dediler. Hz. Ebû Bekir (r.a) hiç tereddüt etmeden,

- Şayet Muhammed bunu söylemişse mutlaka doğru söylemiştir, deyince Kureyşliler,

- Bu konuda onu tasdik edecek misin, diye üstelediler. Hz. Ebû Bekir (r.a),

- Ben bundan fazlasını tasdik etmişim. Ona vahiy gelmiyor mu, diyerek müşrikleri susturmuştur.

Kureyşliler isrâ ve mi‘rac mucizesini istismar ettikçe ve bu vesileyle İslâm‘a saldırdıkça; insanlar Allah elçisini daha çok merak ederek, onunla tanışmak istiyor, Kur‘an dinliyor, İslâm ve peygamberi hakkında bilgi sahibi oluyorlardı.

Yüce Yaratıcı, Mi‘rac gecesi Habibi‘ne aracısız vahyetti. Müslümanlara her gün beş vakit namaz kılmaları, kıldıkları bu namaza elli vakit namaz sevabı verileceği muştusu verildi. Yine.şirk hariç tüm günahların atfedilebileceği, cennete ilk girenlerin müslümanların olacağı müjdesi ile birlikte, Bakara sûresinin son iki âyeti verildi.


Yarattığı tüm nimetleri insanlara sunan Allah, son peygamberin getirdiklerine inanan, O’nu rehber edinen ve O’nun ölçülerinde yaşamaya çalışan kullarını sonsuz nimetlerin bulunduğu cenneti ile müjdelemiştir. Allah Elçisinin yaşantısındaki sadelik, temizlik, tevazu, cömertlik, şevkat, nezaket, doğruluk gibi nice üstün meziyetleri sahiplenmemiz ve O’na olan sevgimizi çoğaltmamız, Yaratıcının müjdesine erişmemize vesile olacaktır.


MİR'AÇ K

DUA İLE...

EMANET-İ MUKADDES

Kutsal emanetler anlamına gelen Emanat-ı Mukaddes, Topkapı Sarayı'nın hazine dairesinde saklanmakta olan, kutsal olarak bilinen kişilere ait eşyalar için kullanılır.

Bu eşyalar; üzerinde Hz. Muhammed'in ayak izinin bulunduğu bir taş, Hz. Muhammed'in bir dişi, Hırka-i Şerif, ya da Hırka-i saadet denilen Hz. Muhammed'in hırkası, Hz. Muhammed'e ait bir çift nalın; bir seccade, sancaki yay, biri Hz. Şuayb'ın iki asa, Hz. İbrahim'im kazanı, Hz. Davud'un kılıcı, Hz. Nuh'un tenceresi, Hz. Yusuf'un gömleği, 4 Halifenin sarıkları, İmam Hüseyin'in gömleği, Hz. Ebubekir'in seccadesi, Halife Osman'ın elyazısıyle bir Kur'an-ı Kerim, Cafer Tayyar'ın kılıcı, Halit bin Zeyd'in kılıcı, Kabe'nin anahtarı ve bunların dışında kutsal olduğu bilinen kişilere ait bazı altın eşya ve silah.

Kaynak:
http://www.osmanli700.gen.tr/olaylar/trolaylar.html

ATATÜRK'ÜN KENDİ İFADESİYLE İLKELERİNİN TANIMI

I.TEMEL İLKELER
1. Cumhuriyetçilik:
Türk milletinin karakter ve âdetlerine en uygun olan idare, Cumhuriyet idaresidir. (1924)
Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir. (1933)
Cumhuriyet, yüksek ahlâkî değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir.... (1925)
Bugünkü hükümetimiz, devlet teşkilâtımız doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet ve hükümet teşkilâtıdır ki, onun adı Cumhuriyet'tir. Artık hükümet ile millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millet ve millet hükümettir. (1925)

2. Milliyetçilik:
Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türk halkına Türk Milleti denir. (1930)
Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir soyun evlâtları ve hep aynı cevherin damarlarıdır. (1932)
Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk toplumudur. Bu toplumun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa, o topluma dayanan Cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur. (1923)

3. Halkçılık:
İç siyasetimizde ilkemiz olan halkçılık, yani milletin bizzat kendi geleceğine sahip olması esası Anayasamız ile tespit edilmiştir. (1921)
Halkçılık, toplum düzenini çalışmaya, hukuka dayandırmak isteyen bir toplum sistemidir. (1921)
Türkiye Cumhuriyeti halkını ayrı ayrı sınıflardan oluşmuş değil fakat kişisel ve sosyal hayat için işbölümü itibariyle çeşitli mesleklere ayrılmış bir toplum olarak görmek esas prensiplerimizdendir. (1923)

4. Devletçilik:
Devletçiliğin bizce anlamı şudur: Kişilerin özel teşebbüslerini ve şahsî faaliyetlerini esas tutmak; fakat büyük bir milletin ihtiyaçlarını ve çok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket ekonomisini devletin eline almak. (1936)
Prensip olarak, devlet ferdin yerine geçmemelidir. Fakat ferdin gelişmesi için genel şartları göz önünde bulundurmalıdır. (1930)
Kesin zaruret olmadıkça, piyasalara karışılmaz; bununla beraber, hiçbir piyasa da başıboş değildir. (1937)

5. Lâiklik:
Lâiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyeti de demektir. (1930)
Lâiklik, asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkânını temin etmiştir. (1930)
Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz. (1926)

6. Devrimcilik:
Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların, (devrimlerin) gayesi Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam ve görüşleriyle uygar bir toplum haline ulaştırmaktır. (1925)
Biz büyük bir inkılâp yaptık. Memleketi bir çağdan alıp yeni bir çağa götürdük. (1925)

BÜTÜNLEYİCİ İLKELER:

1. Millî Egemenlik:
Yeni Türkiye devletinin yapısının ruhu millî egemenliktir. Milletin kayıtsız şartsız egemenliğidir. (1923)
Toplumda en yüksek hürriyetin, en yüksek eşitlik ve adaletin sağlanması, istikrarı ve korunması ancak ve ancak tam ve kesin anlamıyla millî egemenliği sağlamış bulunması ile devamlılık kazanır. Bundan dolayı; hürriyetin de, eşitliğin de, adaletin de dayanak noktası millî egemenliktir. (1923)

2. Millî Bağımsızlık:
Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasî, malî, İktisadî, adlî, askerî, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam seferberlik demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir. (1921)
Türkiye devletinin bağımsızlığı mukaddestir. O, ebediyen sağlanmış ve korunmuş olmalıdır. (1923)

3. Millî Birlik ve Beraberlik:
Millet ve biz yok, birlik halinde millet var. Biz ve millet ayrı ayrı şeyler değiliz. (1919)
Biz millî varlığın temelini,millî şuurda ve millî birlikte görnıekteyiz.(1936)
Toplu bir milleti istilâ etmek, daima dağınık bir milleti istilâ etmek gibi kolay değildir. (1919)

4. Yurtta Barış Dünyada Barış:
Yurtta sulh, cihanda sulh için çalışıyoruz. (1931)
Türkiye Cumhuriyeti'nin en esaslı prensiplerinden biri olan yurtta sulh, cihanda sulh gayesi, insaniyetin ve medeniyetin refah ve terakkisinde en esaslı âmil olsa gerektir. (1933)
Sulh, milletleri refah ve saadete eriştiren en iyi yoldur. (1938)

5. Çağdaşlaşma:
Milletimizi en kısa yoldan medeniyetin nimetlerine kavuşturmaya, mesut ve müreffeh kılmaya çalışacağız ve bunu yapmaya mecburuz. (1925)
Biz Batı medeniyetini bir taklitçilik yapalım diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi, kendi bünyemize uygun bulduğumuz için, dünya medeniyet seviyesi içinde benimsiyoruz. (1926)

6. Bilimsellik ve Akılcılık:

a) Bilimsellik:
Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, başarı için en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir. (1924)
Türk milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet bilimdir. (1933)

b) Akılcılık :
Bizim; akıl, mantık, zekâ ile hareket etmek en belirgin özelliği-mizdir. (1925)
Bu dünyada her şey insan kafasından çıkar. (1926)

7. İnsan ve İnsanlık Sevgisi:
İnsanları mesut edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak insanlıktan uzak ve son derece üzülünecek bir sistemdir. İnsanları mesut edecek yegâne vasıta, onları birbirlerine yaklaştırarak, onlara birbirlerini sevdirerek, karşılıklı maddî ve manevî ihtiyaçlarını temine yarayan hareket ve enerjidir. (1931)

Biz kimsenin düşmanı değiliz. Yalnız insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız. (1936)

Kul Hakkı

Kul hakkı beş türlüdür:

1- Mali [Parasal]
2- Nefsi [hayati yönden]
3- Irzi [Haysiyetle ilgili]
4- Mahremi [Namusla ilgili]
5- Dini.

1- Mali olan kul hakları:
Hırsızlık, gasp, aldatarak, yalan söyleyerek mal satmak, sahte para vermek, başkasının malına zarar vermek, yalancı şahitlik, rüşvet almak gibi.

Bu haklar için sahibi ile helalleşmek gerekir. Dünyada helalleşmezse, ahirette sevapları ona verilerek helalleştirilecektir. Mal sahibi ölmüş ise, vârisine ödenir. Vârisi yoksa veya mal sahibi bilinmiyorsa, salih bir fakire hediye olarak verilip, sevabı sahibine gönderilir. Salih fakir yoksa, İslamiyet'e hizmet eden hayır kurumlarına, vakıflara verilir. Kendi salih akrabasına, fakir olan ana babalarına, çocuklarına hediye olarak vermesi de, caiz olur. Bunları yapmak imkanını bulamazsa, mal sahibinin ve kendisinin af olunmaları için dua eder. Kâfirin hakkı için de, onunla helalleşmek gerekir. Gönlü alınmazsa, ahirette af olunması, çok güç olur.

2- Nefsi, yani hayati günah olan kul hakları:
Adam öldürmek, bir uzvunu kesmek, sakat bırakmak gibi şeylerdir.
Önce tevbe eder. Adam ölmüş ise, velisi ile helalleşmek gerekir. Velisi isterse af eder. İsterse belli bir mal ister. İsterse, mahkemeye verip, hakimden cezalandırılmasını ister. İslamiyet'te kan davası yoktur.

3- Irza dokunan kul hakları:
Dedikodu, iftira, alay, sövmek gibi haysiyetle, şerefle ilgili şeylerdir.
Tevbe etmek ve helalleşmek lazımdır. Bunlarda vârisleri ile helalleşmek olmaz.

4- Mahremi olan kul hakları:
Başkasının çoluk çocuğuna hıyanet etmek gibi şeylerdir.
Tevbe ve istiğfar eder. Fitne çıkmak ihtimali yoksa, sahibi ile helalleşir. Fitne ihtimali varsa helalleşmek yerine, ona dua eder ve onun için sadaka verir. Yaptığı ibadetlerin sevaplarını ona bağışlar. Fitne ihtimali olunca, helalleşirken işlediği günahları bildirmeyip, bendeki bütün haklarını af et demekle yetinir.

5- Dini olan kul hakları:
Akrabasına ve emri altında olanlara doğru din bilgisi vermeyi terk etmek, insanların din bilgisi öğrenmelerine ve ibadetlerine mani olmak, onlara kâfir, fasık demek. Bid’at çıkarıp veya mevcut bid’atleri savunup Müslümanların yanlış inanmalarına ve yanlış ibadet etmelerine sebep olmak. Açıktan oruç yiyerek veya açıktan başka haram işleyerek kötü örnek olmak. Bu günahlar için de tevbe etmek, hak sahipleri ile helalleşmek gerekir.

(Alıntı)


Diyalog safsatası günümüzden otuz yıl önce Vatikan tarafından resmî olarak başlatılmıştır. Şimdiki malûm cemaat tarafından değil. O günlerde diyaloğa maşa olması için teklif götürülenlerden birisi de Üstâd Necip Fazıl idi. O bu çağrıya bakın nasıl cevap veriyor?

‘-Ne diyaloğu be yahu! Belli başlı bir anlayış kökünde beraber olup ta dallarında ayrı olanlar arasında tutturabilecek hangi aşı olabilir? Her birinin ne yediği ve ne ile beslendiği malûm , KARTALLA-KARGA nasıl diyaloğa girebilir? ‘
( Necip Fazıl Kısakürek)

Bu sözlerin üzerine yorum yapmaya gerek yok. Hiçbir vakit inançta-imanda pazarlık kabul etmeyen Necip Fazıl diyor bunu çünkü. Şimdi O’nun adına radyo programları yapmaya kalkan diyalogçular Necip Fazıl’ın kendilerine okuduğu lânetten habersiz olarak cennetten arsa parselliyorlar.

Bu soru daha doğrusu iddia çok fazla dillendirilmesinin yanında, bana yöneltilen sorular içinde de en sık rastladığım bir başlık oldu. Oldukça önyargılı ve tarihi gerçeklerden uzak bulduğum bu iddiaya kısa değinmek gereği duydum.

İslam ülkelerinin günümüzde içinde bulunduğu durum, bu teze kaynaklık ederken, Müslümanların dinleri nedeniyle geri kaldığı vurgulanmaya çalışılmaktadır. Peki söylemin gerçeklik payı ne kadardır?
İslam dini eğer geri kalmanın sebebi olsaydı, tarih boyunca Müslümanların yaşadığı ülkeler hep geri kalması gerekirdi. Oysa durum bunun tam tersidir. İslam’ın doğuşuyla birlikte dünya üzerinde çok hızla yayılmış, 18. yüzyıla kadar da İslam ülkeleri dünya üzerinde hep başat güç olmuşlardır. Bu gerçeği hatırlamak için Avrupa’nın içlerine kadar giren Endülüs’ü yada kısaca Osmanlı tarihine bakmak yeterli olacaktır. Ayrıca bilim tarihine göz atıldığında tıptan kimyaya, felsefeden sosyolojiye kadar bir çok konuda Müslüman bilim adamlarının oraya koyduğu çalışmalar görülebilecektir.
Peki nasıl oldu da Müslümanlar günümüzdeki duruma gelmişlerdir.
Buna neden olarak dini göstermek belki de en oryantalist ve en kolaycı yaklaşımdır ama bu gerçek değildir.
Müslümanların geri kalmasını tetikleyen nedenlerden ilki yaşadıkları Moğol istilasıdır. Moğol istilası ile büyük bir yıkım yaşayan Araplar bir daha eski güçlerini hiçbir zaman gelememişlerdir. Moğol istilası sürecince yaşananlar incelendiğinde, koskoca Arap- İslam medeniyetinin nasıl yok edildiği görülecektir.
Arapların yaşadığı bu yıkımdan sonra göreceli olara bu istiladan daha az etkilenmiş olan Müslüman Türk toplumu İslam bayrağı devralmış ve Yüzyıllarca dünyaya nizam vermiştir.
Osmanlı Türklerinin yıkımını hazırlayan süreç ise dünya ticaret yollarının değişmesiyle ortaya çıkmıştır. Daha önceden dünya ticaret yolu olan “ipek yolu” hep Müslüman halkların kontrolünde olmuşken, Ümit Burnunun geçilmesi ve Yeni Dünya’nın keşfi ile bu durum değişmiştir. Artık Dünya ticaret yolları karadan denizlere kaymıştır. Bu ise Osmanlı için çöküşün başlangıcı olmuştur.
Bu gidişin farkına varan Sokullu Mehmet paşa, döneminde Hindistan seferini planlanmış ve bu yönde bir donanma Hint denizine gönderilmiştir. Hatta Osmanlı’nın yeni ticaret yollarının hakimiyetini ele geçirmek için Osmanlı donanmasının rahatlıkla Hint Okyanusuna indirebilecekleri bir kanalın Süveyş’te açılması için proje başlatmasına rağmen dönemin teknik imkanlarından dolayı bunda başarılı olunamamıştır.
Osmanlı Yeni Dünya olan Amerika’da da bir koloni kurmayı düşünse de, iç denize uygun olan Osmanlı gemileri okyanus şartlarından başarı gösterememiştir.
Bu ve benzeri bir çok neden ticaretin dolayısıyla sermayenin Müslümanların elinden batının eline geçmesine sebep olmuştur. Ticaret yollarının el değiştirmesinin dışında batı ortaya koyduğu emperyalist sömürgeci yaklaşımlarla, hem Amerikanın hem de uzak doğunun hem de Afrika kıtasının zenginliklerini çalıp kendi ülkelerine taşımışlardır. Özellikle Osmanlının zayıfladığı 18. yüzyıldan sonra emperyalist ülkeler İslam dünyasını işgal etmiş ve Müslüman toplumları kendi hedefleri doğrultusunda dizayn etmişlerdir. Bugün Ortadoğu ve tüm İslam coğrafyasının antidemokratik rejimlerin hakim olması ve diktatörler tarafından yönetilmesinin temel nedeni Birinci Dünya Savaşı sonrası emperyalist devletlerin yaptıkları bu dizayndır.
Dolayısıyla İslam dünyası tarih boyunca her zaman geri olmadığı gibi, günümüzde de göreceli olarak daha az gelişmiş olmasının nedeni de yine İslam dini kaynaklı değildir.
Aksine Müslümanlar ekonomik ve siyasi nedenlerle geri kaldıkça dine ve hayata bakışı da gerilemiş ve dinden uzak bir taassuba gömülmüşlerdir. Bu taassubun içinde yeni düşünce ve fikirler üretemez noktaya gelmiştir. Yine bunun sebebi İslam’dan kaynaklanan dinamikler değil, İslam’a rağmen ortaya çıkan tutuculuktur.
Batının günümüzde ileri gitmesinin dini nedenlerden olmadığını ortaya koyan bir diğer argüman da yine gelişmiş batı ile aynı dine ait olan bir çok ülkenin de göreceli olarak geri kalmış olmasıdır.
Bugün Afrika’da bulunan bir çok Hıristiyan ülke sömürü kaynaklı geri kalmışlığı en acı şekilde yaşmaktadır. Hastalık ve açlığın pençesinde bir hayat süren bu insanların mahkum oldukları hayatın nedeni dinleri değildir. Onlar da gelişmiş batı ile aynı dine hatta mezhebe sahip olmasına rağmen, kaynaklarının ve insanlarının yüzyıllardır yağmalanmasından dolayı yoksulluk içinde yaşamaya mahkum edilmişlerdir. Benzer şekilde Güney Amerika’yı buna örnek verebiliriz. Bugün hemen hemen tamamına yakını Katolik olan insanların oluşturduğu Şili, Paraguay, Uruguay, Arjantin gibi Güney Amerika ülkeleri yine ekonomik açıdan geri kalmışlık içindedir. Aynı şekilde Soğuk savaş yıllarından demir perde ülkesi olarak anılan bir çok Avrupa ülkesi de benzer durumdadır.
Bu ve benzeri örnekler Müslümanların geri kalmasının nedeninin din olmadığını ve batının da gelişmesinin temelindeki motivasyonun yine dinden kaynaklanmadığını ortaya koymaktadır.

Kaynak: http://www.kurandaceliskiyoktur.com/?p=140


Blogger Template by Blogcrowds


2008 | Blogger Temaları by GeckoandFly Blogger Uyarlama: Blogcrowds.

Distributed by Blogger Temaları