köşe yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
köşe yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

(Alp Ergenekon)

Bu yazımın muhatapları, yaşananlara Güneydoğu ya da Kürt Sorunu diyebilen herkestir !

Bu yaklaşımlarla tespit yapmaya kalkanlar korkunç bir tertibin içinde olduklarını bilmeli ona göre davranmalıdırlar.

Tertibin adı Türkiye’yi bölme ve parçalama projesidir !

Bu tarz açıklamaların bir kompleks ürünü olduğunu belirten zavallılara bu noktada tarihsel bir gerçeği hatırlatmak isterim: Geçmişte, sayıları, irili ufaklı yaklaşık 116 dolayında Devlet kurmuş Türk Milletinin böylesi bir kompleks içinde olamayacağı bilinmelidir !

Olsa olsa daha geniş coğrafyayı kapsayan 117. Devlet kurulur hepsi bu kadar !

Bölme ve parçalama projesinin efendileri ise Küresel Piramitin tepesindekilerden başkası değildir !

Projenin operasyonel adımında hizmet veren yerli işbirlikçiler ise bunun farkında olan ya da olmayan;
- Bedeli ne olursa olsun AB üyeliğini destekleyen,
- Sözüm ona Neo-con karşıtı Yeni Osmanlı hareketini tertiplemeye kalkan,
- İçinden “Tanrı Türk’ü Korusun” duasını esirgemediğini itiraf edip, özgürlük, demokrasi, insan hakları adına dış güçlere payanda olan,
- Küresel ekonomiye markasız entegre olmayı beceri kabul eden, herkes ve her kesimdir.

Bu açıklamalar sonrasında soruna gerçek adını koymak gerekirse, , ekonomi ağırlıklı Sosyal Adalet sorunu denebilir ve sadece Doğu ya da Güneydoğu ile de sınırlı değildir.

Burada asıl, Küresel ekonomiye markasız entegre olmayı maharet kabul eden AKP İktidarının Sosyal Adaleti tesis edememe beceriksizliğini konuşmak ve bu noktada çareler üretmeliyiz.

Yıllardır ekonomiye aşırı yük olan GAP hemen hemen bitme aşamasına gelmiştir. Türkiye yi tek başına besleyen Çukurova’dan daha bereketli olması beklenen GAP’a ağırlık verilmeli ve bir an önce sonuca gidilmelidir.

Bu çalışmayla birlikte eş zamanlı yürütülmesi gerekli olan diğer bir husus ise Sosyal Adaletin bir başka boyutu olan eşit ve hakça paylaşımı sağlayacak yasal değişiklikleri yapmak ve acil olarak uygulamaya alınmasını sağlamak olmalıdır. Sözü edilen Anayasa Değişiklik Paketi içine Türban gibi saçma sapan konular değil bu hususlar dahil edilmeli ve bölgenin feodal yapıdan kurtulması amaçlanmalıdır.

Hatay, Kilis, Gaziantep, Urfa, Mardin, Şırnak ile Suriye sınırına yakın 800 kilometre uzunluğunda, 216 bin hektarlık mayınlı Anadolu toprağının peşkeş edilme çabaları önlenmeli ve bu bereketli toprağın tarım amaçlı olarak yöre halkına verilmesinin sağlanması önerdiğimiz bu anayasal değişikliğin kapsamında mutlaka yer almalıdır..

Bosna’dan tutunuz Çin sınırına kadar geniş bir coğrafyaya hakim olan bir Kültürün, AB gibi dar bir kalıba girmeye ihtiyacı yoktur. Küresel güçlerin, bu coğrafya ve coğrafya ile birlikte muazzam yer altı zenginliklerine sahip Türk Milletinin bu zenginlikleri kullanabilme basiretini gösterebilmesinden korktuklarını ve bu uğurda da yapılabilecek her şeyi yapmaktan asla geri durmadıklarını bedeli her ne olursa olsun AB ye girmeliyiz düşüncesiyle hareket edenler bilmelidirler.

Konumuza dönmek gerekirse; ülkemizin, Güneydoğu ya da bir Kürt Sorunu asla yoktur. Evet, bir sorun vardır adı da yukarıda kısaca açıkladığım hali ile Sosyal Adaleti tesis edememe sorunudur.

Doğu ve Güneydoğu bölgesinin ilçe bazında nerede ise her karışını bilen birisi olarak oradaki vatandaşımızın gerçek sorununun işsizlik, aş ve hakça paylaşımdan uzak bir Sosyal Adalet sorunu olduğunu ve ayrıca yine oradaki vatandaşımızın en az batıdaki kadar vatan ve bayrağına bağlı hatta bu uğurda canını dahi vermekten geri kalmayacak bir bilinç içinde olduğunu samimiyetle belirtebilirim.

Bu sorunu Sosyal Adalet sorunu olarak değil başka amaçlar için başka adlarla ifade edenler fazla geç olmadan akıllarını başlarına almalı ve sorumluluklarının gereği gibi davranmalıdırlar.

Son söz olarak diyorum ki :

Kürt, asla bir sorunumuz değil kardeşimizdir ve geleceğin güçlü Türkiyesini yine birlik olup hep birlikte inşa edeceğiz !

Ne Mutlu Türk’üm Diyene !



ATEŞ SİZİDE YAKSIN

Geçen hafta yazdığımız 7 Ekim yazımızda Darağacında boynumuza “urgan”ı kimlerin? niçin? neden?

geçirdiğini anlatmaya çalışmıştım..

Tam 27 yıl sonra yani 7 Ekim 2007 tarihinde “ 15 Mehmetçiğimizin şehit” haberiyle sarsıldık.

Aynı akşam Türkiye Cumhuriyeti adına yayım yapan 120 televizyon kanalını izledim. İstisnalar

hariç…

Bir başka ülkenin televizyon kanalı gibiydiler.

Hiçbir şey olmamış gibi,

Magazin programları,

Spor programları,

Diziler,

Filmler.

Devam Ediyordu!

Sabah gazetelere baktım…

Kıyıda köşede ufak tefek haber değeri olarak yer bulmuştu(!)

Vatanın,

Namuslarının,

Mallarının

Bekçisi Mehmet!

Bir sanatçı müsvettesinin sevgilisinden ayrılması kadar yer bulmamıştı.

Ramazan bayramında oğullarını izne bekleyen aileler.

Kadir gecesi.

Çocuklarının bayrağa sarılı tabutlarını alıyor…

Ama ülkemizin televizyon kanalları hiçbir şey hissettirmiyordu…

Gazeteler ve yazarları hiçbir şey hissettirmiyordu…

Hükümet hissetmiyordu…

Sanki hissettirmek için birilerinin “düğmeye” basması gerekiyordu.!

RTÜK niye TV kanallarını ikaz etmez?

Ve onları yüreklerin toplu atması için uyarmaz?

Hükümet daha kaç canın alınmasını bekler?

Sınır ötesi operasyon kararı almak için daha kaç can kaybetmeliyiz?

Ordu mensubu olduğu 15 askeri için her şeye rağmen niçin operasyon yapmaz?

Amerika bir tek vatandaşı için dünyayı ayağa kaldırır!..

İsrail bir askeri için ülke basar!..

Avrupa bir vatandaşı için her şeyi göze alır!..

Mehmet için bu suskunluk niye?

Öz yurduna garip,

Öz vatanında paryamıdır Mehmet?

Hadi diğerleri neyse de…

Dini hassasiyetle yayın yapan gazete ve televizyonların tutumuna ne demeli?

Hani “müminler bir uzvun parçaları” gibiydi?

Yoksa Mehmet “uzvunuzun” bir parçası değil mi?

Allah aşkına bu nasıl bir imandır!...

Bir şey hissetmiyorsunuz?

Cemaatler neredesiniz?

Laiklik elden gidiyor diye ayağa kalkan

Rektörler

Her konuda fikir yürüten “Tüsiad”

İnsan hakları dernekleri,

Sivil toplum kuruluşları neredesiniz?

Ülkücüler şehit cenazelerine sahip çıktığında

“Kan üzerinden siyaset yapmayın”

“O malum işareti yapmayın” diyerek Mehmetçiği sahipsiz bırakmak isteyenler nerdesiniz?

Kim durumdan vazife çıkarmak istiyorsa “Ateş onu yaksın”

Ciğerimiz yanıyor!...

Yanmayanların Ciğeri yansın…

Ateş düştüğü yeri yakıyor…

Yanmayanların ocağı yansın!...

Bu milletin asil evlatları vatani görevleri için askere giderken cephede yan gelip yatmazken oğluna

“çürük raporu” alıp dünya bankasında yan gelip yatıranları Allah “gemicikleriyle beraber

yaksın!”

Cenab-ı Allah büyük Türk Milletini bu son kalesinde korusun ve yüceltsin…


Cafer YAYLAN

ABD'nin Yeni Hedefi

ABD, Ortadoğu'da BOP çerçevesinde yoluna devam ediyor. Bir sonra ki adımı kimse bilmesin diye sürekli, hedef saptırıyor. Otuz bin askerini geri çekme planları yapılırken, bundan vazgeçiyor.

Stratejik ortak Irak'tan çekilemez bölgede işi henüz bitmedi. Şu ana kadar bir milyonun üzerinde Iraklının ölmesi, Lübnan'da başlayan olaylar,Pejak ve PKK nın saldırısına devam etmesi dahil yeni planları gündeme taşıyor gibi. Irak'a verilen "iç çatışma bitmezse bölünme" vaktine sanki yaklaştık. Amerika İran ve Türkiye'den coğrafi Kürdistan'ın parçalarını koparmadan bu bölünme işini gerçekleştirir mi acaba?

Suriye'de ki parça elde bir. Türkiye'de ise demokratik AKP hükümeti var. "İkiz Yasalar" kabul edilmiş durumda. Anayasa'da değişirse, bölünme yasal yolla olacaktır. Eğitimini "kendi dili" ile yapmak isteyecek, Lozan dışı yeni etnisiteler kendilerini idare etmek hakkı isteyebilir
TBMM den. AKP İktidarı ne yapar? Sır mı sizce?

Önemli olan İran'da ki parçayı koparmak, orada ki rejimi yıkmak gibi görünüyor. Bunun için İran içinde ki muhalifler desteklenecektir. Bu bağlamda Güney Azerbaycan dediğimiz İran sınırları içinde ki bölgede yaşayan Türklerin çok dikkatli olması gerekir. İran'da tüm haklarından mahrum bir şekilde yaşayan kardeşlerimiz, İran nüfusunun nerede ise yarısına yakındır. İran'ın şovenist yaklaşımı sebebi ile ezilen bir halk durumundadırlar..Dil ve kültürel gelişmelerinin önüne hep Fars engeli çıkmıştır. Orada ki soydaşlarımıza dikkat diyorum. Onların ve bizim canımızı yakacak gelişmeler için.

Bölünmüşlükten kurtulmanın yolu, ABD nin satratejilerini takip etmeyen tam bağımsızbir Türkiye ve Azerbaycan ile olmalıdır.

ABD bölgede tüm dengeleri alt üst edecek faaliyetlere mutlaka girecektir. ABD, nasıl Türkiye için PKK yı yapılandırdı ise, İran için de Pejak devrededir.Avrupa ise PKK ile birlikte Pejak'ı koruyup kollama görevini yapmaktadır. Eylül başlarında İran Dış İşleri
Bakanı Mutteki, Almanya'ya Pejak liderinin ülkelerinde ne aradığını sordu.

Gerek PKK ve gerekse Pejak'ın görevi, sözde Kürdistan'ı kıvama getirmek, İran ve Türkiye'de terörist faaliyetler yapmaktır. PKK ile ABD nin bağı olduğunu çeşitli vesileler ile gördük. ABD li subayların PKK kamplarına gittiği, onlara silah sevkiyatı yaptıklarınıı bizzat PKK lıların söylemlerinden biliyoruz. PKK lıların yanlarında ki ABD silahları da zaten bunun açık delilidir. İran'lı yetkililer, şimdi ayni durumun Pejak içinde geçerli olduğunu söylüyorlar.

Amerikan'ın bölgede ki adımı bundan sonra ne olabilir? Yüksek sesle düşünelim bakalım: "Lübnan'da ki patlama, Irak'da ki iç savaşbenzeri görüntüler ve İran'a verilen gözdağı... Rusya'nın "ABD nin İran'a saldırma fikrine" karşı çıkması.... Ülkemizde yapılan "duble Yolların" kredisini Dünya Bankasının vermesi ve bu yolların olası savaş için hazırlandığı..... Bölge Dış İşleri Bakanlarının İstanbul'da yapacağı toplantıya evsahipliği yapmamız...BOP eş Başkanının Başbakan Tayyib Erdoğan olması...Batı yanlısı tüm siyasilerimizn konuşmalarının Diyarbakır üzerinde olması..Kerkük'ün geleceği...İsrail'in Suriye'yi bombalaması, yakıt tanklarını Türkiye'ye atması ( Topraklarımızda İsrail uçakları ne arıyor?)..Bush'un İran Devrim muhafızlarını toptan terörist ilan etmesi.

İşin önemli yanı ise batı kaynaklarının, ABD'nin İran'ı vuracağı söylemi elbette. "Nükleer Programından" güya vazgeçmeyen İran'ın her an vurulabileceğiihtimali var. Bu sefer Irak'a benzemez işler. Saddam ABD ile birlikte hareket etmiş verilen emirleri yerine getirmiştir. İran'a, İncirlikten kalkanbir uçaktan füze yollansa,İran anında karşılık verecektir.

Eski Dış işleri Bakanımız, taze Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül'ün, bir vakitler dediği gibi : "ABD ile Türkiye'nin politikaları çakışıyorsa" eğer, otomatikman savaştayız. Hele Fransa'nın " İran'la savaş çıkabileceği" yolunda ki açıklaması, safların sıklaştığının göstergesidir. Unutmayalım ki 1. Dünya savaşında paylaşım Osmanlı Devleti üzerinden olmuştur. Olası İran Savaşı ya da 3. Dünya Savaşı sonrasında pay kapmak için, Fransa tarafını açıklamış bulunmaktadır. İngiltere'nin safı ise zaten ortadadır. Almanya'nın zarara girmeyeceği bir cepheyi tercih edeceği ortadadır. Çin, Hindistan ve Rusya'nın, ABD karşısında olacağı kesindir. Nasıl İran'ı destekleyerek.

Türkiye Batının her istediğini yapıyor neden hedef olsun diyenler çıkacaktır. Batı güçlü bir Türkiye hele şu anki toprak bütünlüğünü istememektedir.

Yasal yollarla bölünmeyi kabul etmeyecek Türkiye için, İç Savaş planı olduğu sır değildir. BOP planında sınırların değişmesinin, "kanlı mı kansız mı?" olduğunun kabulü ülkelere bırakılmıştır bir şekilde.

Ülkemizde ve bölgemizde ki gelişmelere bakarak, mevcut iktidar bu işlerin üstesinden gelebilir mi tereddütündeyim

Tehdit altında ki İran'a olası saldırının asıl hedefi İran mı, Türkiye' mi endişesini taşıyorum.

26 Haziran 2006 da bir yazı yazmış ve Şırnak'ın Silopi ilçesinde ABD nin üs kurup kurmadığını irdelemiştim.

"ABD, Silopi İlçesi ile Habur Sınır Kapısı arasında bin dönümlük arazide, helikopter pisti, hastane, çok amaçlı kullanılabilecek binalar,park alanları ve çeşitli sosyal faaliyetleri kapsayan altyapı çalışmalarına hızlı bir şekilde başladı. İnşaatına 2006 Nisan ayının ortalarında başlanan üs, Black Hawk adında bir Amerikan firması tarafından yapılıyor. İnşaat yetkilisi Talip Karataş,
yaptığı açıklamada, yaklaşık 2 aydır çalışmalara başladıklarını ve inşaatın 1 yıl sonra biteceğini belirterek,"Buranın bize, resmi olarak TIR parkı olacağı bildirildi, dedi” ( Kent haber- 24.6.2006)

Muhtemelen bahsi geçen yer bitmiştir.

Tüm bu gelişmelere bakarak, 3.Dünya Savaşı ya da kıyamet kapımızda desek komplo teorisi mi üretmiş oluruz?

Neval Kavcar

Batuhan ÇOLAK- batuhancolak@mynet.com

Üniversiteler, bir ülkenin geleceğinin teminatı olan, stratejik öneme sahip eğitim kurumlarıdır. Özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde gençliğin ve dolayısıyla üniversitelerin önemi bir kat daha artmaktadır.

2000 sonrasında değişen dünya ekonomisi ve beraberinde getirdiği siyasi çatışmalar, 11 Eylül saldırıları ve ardından gelen Büyük Ortadoğu Projesi’ni içeren zaman diliminin, ilerleyen zamanlarda tarih bilimciler tarafından ‘yeni bir tarihsel sürecin başlangıcı’ olarak yorumlanması büyük bir ihtimaldir. Bu süreçte hem bulunduğu konum hem de, taşıdığı zenginlikler bakımından Türkiye, her geçen gün daha zor bir döneme girmektedir. Bu bağlamda çeşitli odakların senaryolarını Türkiye’nin üzerine kurgulaması da, bu tespitimizi doğrular niteliktedir.

Bu bakımdan terörün, dış baskı odaklarının en büyük hedefi ve de coğrafi olarak dünyanın yeni merkezi olan Türkiye’deki üniversiteler sadece Türkiye’yi değil, Türkiye’nin dışındaki güç odaklarının da ilgi alanına girmektedir. Bu noktadan hareketle üniversitede okuyan gençliğimizin, geleceğimizin aynası olarak görülmesi çok doğru bir tespit olacaktır. Bu tespitin iyi algılanması hem Türkiye’nin geleceği hem de gençliğin yetişmesinde önemli bir adımdır.

Bu kısa hatırlatmalardan sonra konumuza dönecek olursak, Türkiye’nin geçmişten günümüze terörizmle sürekli olarak uğraşmak zorunda kaldığını görebilmekteyiz. Üniversite gençliği üzerinde 1970’li yılların başından itibaren yaygınlaşan Marksist-Leninist ideolojiler, gençliği bir anda örümcek ağına çekmiştir. Genel itibariyle dış kaynaklı görünen bu ideolojilerin aşırılık sergilemesi sonucu ortaya çıkan terör faaliyetleri bir çok gencimizin hayatını kaybetmesine, yaralanmasına, geleceklerini kaybetmesine, her şeyden önemlisi de Türkiye’nin bugünkü yönetiminde olacak bir neslin sokaklarda yitirilmesine yol açmıştır. 1970’li yılların başından itibaren başlayan bu marjinal anti milli terör grupları Türkiye’yi bir anda sarmış ve 1980 Askeri Darbesine kadar devam etmiştir. Askeri müdahalenin sert bir çizgide seyretmesi hem demokratikleşme açısından hem de gelecek açısından Türkiye için acı bir tecrübe olmuştur. Kimi gençlerimiz idam sehpalarında, kimileri hapislerde yaşamlarını yitirmiştir. Bu gerçekleri unutmamak ve hatırlatmak hem günümüz hem de geleceğimizin teminat altına alınması için çok önemli bir gerekliliktir. Geçmişten ders aldığımız gün, geleceğimizin kurtuluşu sağlanacaktır.

Sovyet Ansiklopedisi, terörizmi “şiddet yoluyla sınıf ve politik düşmanların ortadan kaldırılması” olarak tanımlamıştır. Bu tanım aslında gençliğimizin terörizm pençesine nasıl düşürüldüğü bir nevi bize kanıtlamaktadır. Türkiye’nin büyük kayıplarına yol açan Marksist Leninist çizgideki terör gruplarının menşei Sovyet ülkeleri gibi görünse de, aslında başta komşu ülkeler olmak üzere birçok dış güç tarafından el altından desteklenmiştir. Çünkü güçlü bir Türkiye ve güçlü bir Türk Gençliği hiçbir ülkenin işine gelmemektedir. Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı öncesindeki durumunu arzulayanlar gerçek yüzlerini bugün de sergilemekten kaçınmamaktadırlar.

1980’den önce Marksist-Leninist grupları, 1980’den sonra bölücü terör örgütü PKK’yı destekleyen güçlerin içinde Müslüman ülkelerin de olması (Filistin gibi), terör uzmanlarının da belirttiği gibi Terörün; dininin, ırkının, milletinin olmadığı gerçeğini ortaya koymaktadır. Bu kapsamda özellikle milli devletlerin üzerinde kara bir bulut olarak dolaşan terörizm faaliyetleri bir amaçtan çok, devletler arası psikolojik savaşta araç görevi taşımaktadır.

Tüm bu bilgiler ışığında Askeri müdahalenin yaşandığı 1980 yılından sonra azalan Marksist-Leninist çizgideki terör grupları yerini ASALA ve PKK gibi profesyonel anlamda insan kıyımı sergileyen örgütlere bırakmıştır. 1984 yılında PKK’nın ilk terör eylemi ile birlikte ASALA’nın da kendini fesh ederek bölücü örgütle işbirliğine gitmesi, Türkiye’nin terörle mücadelesini PKK üzerinde kilitlemiştir. PKK terör örgütünün oluşturduğu bu teklik olumlu gibi gözükse de, dış güç desteğinin de çeşitli terör gruplarında parçalanarak etkisini yitirmek yerine tek bir örgütte yani PKK’da toplanmasına yol açmıştır. Bu durum da beraberinde güçlü bir terör örgütünün oluşmasına ve Türkiye’nin karşısına ciddi bir tehdit olarak çıkmasına neden olmuştur.

PKK’nın 1990’lı yılların başında başlattığı siyasallaşma kapsamında kurulan HEP (Halkın Emeği Partisi) birçok açıdan Türkiye’de terörün hangi noktaya geldiğini bizlere somut bir şekilde göstermiştir. Özellikle 1991 genel seçimlerinden sonra mecliste kendine yer edinen bu oluşum hem siyasi bir söylem geliştirirken, hen de Türkiye’deki kürt kökenli vatandaşlar arasında da önemli bir popülarite kazanmıştır. Fakat bu durum fazla uzun sürmemiş, Leyla Zana ve arkadaşları tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin tarihine kara bir leke olarak geçen Kürtçe yeminle birlikte farklı bir zemine taşınmıştır.

Terör örgütü PKK için siyasallaşmanın doruk noktaya ulaştığı 1990’ların başından itibaren, üniversiteler örgüt için önemli bir potansiyel görüntüsündeydi. Özellikle üniversitelerdeki kürt kökenli öğrencileri hedef seçen PKK, bunu çeşitli organizasyonlar, dernekler, sivil kuruluşlar üzerinden gerçekleştirerek bugünler için siyasi söyleminin oluşturulmasını sağlamış, aynı zamanda da örgüte yandaş sağlayarak etkin bir propaganda gütmüştür. İşte 1990’lı yılların başından beri gençlik üzerine bu kadar yoğunlaşan bölücü örgüt 2000’li yıllara gelindiğinde 1990 yıllardan itibaren temellerini attığı yapılanmaların meyvelerini toplayama başlamıştır. Özellikle 2002 yılından sonra çıkarılan AB’ye uyum yasalarının, sivil toplum örgütlerine büyük haklar ve dokunulmazlıklar sağlaması bölücü örgütün faaliyetlerini yasal yollardan rahatlıkla yapabilmesinin önünü açmıştır. Çıkarılan bu yasalar başta demokratikleşme için çok güzel bir gelişme olarak algılansa da, terör örgütüne sağladığı kolaylıklar çerçevesinde yeniden ele alınması ve çıkarılan bu AB kökenli yasalarının demokratikleşme çerçevesi tekrar gözden geçirilmelidir.

Anlattığımız durumu biraz daha somutlaştırmak gerekirse üniversitelerimizde son yıllarda meydana gelen birkaç olayı paylaşmakta fayda vardır. Bu olayların medyaya yansımamış olması da, gerçekler gizleniyor mu sorusunu akıllara getirmekte…

***

Tarih: 30 Mayıs 2007

Yer: İstanbul Üniversitesi Vezneciler Kampüsü

İstanbul Üniversite’nin öğrenci kulüplerinden bir tanesi olan Halk Bilim Kulübü tarafından bir organizasyon düzenleniyor. Organizasyon yönetimden izinli olarak İstanbul Üniversitesi Vezneciler Kampüsü’nde gerçekleşiyor. Fakat skandal bundan sonra başlıyor… Bir çok üniversite öğrencisi büyük gruplar halinde ‘bahar şenliği’ adı altında konsere götürülüyor. Konsere çağırılan müzik grubu; “Grup Yorum”… Birçok üniversite öğrencisinin bilemeyeceği ve masumca konserine gittiği bu grup hem şarkılarında, hem faaliyetlerinde PKK’yı sembol olarak görüyor ve örgütü destekleyen çalışmalar yapıyor. Buna rağmen Türkiye’nin en önemli üniversitelerinden biri olan İstanbul Üniversitesi’nde gencecik beyinlere konser veriyor ve sapkın ideolojilerini yasal yollardan aktarabiliyor.

Tarih: 14 Mart 2007

Yer: Çukurova Üniversitesi Kampusü

Ülkemizin bir diğer önemli üniversitesi Çukurova’da 13 Mart 2007 günü R-1 derslikleri önünde toplanan 100 kişilik öğrenci grubu sözde Halepçe Katliamını anmak için toplanıyorlar. Irak’taki kürt kökenliler üzerine yapılan sözde basın açıklaması amacının dışına taşarak Türkiye’ye hakarete dönüşüyor. Ve üniversite öğrencisi yaklaşık 100 kişi “katil devlet hesap verecek”, “faşizmi döktüğü kanda boğacağız”, “Kürt ulusuna özgürlük”, “katil polis hesap verecek” sloganları atılarak bir basın açıklaması düzenleniyor. İşin garip yanı bu üniversitemizde bahar şenliklerinde apo posterleri bir gün boyunca yine aynı noktada sergilenmişti. (Geçen sene mayıs ayında Apo posterlerinin asıldığını ve bölücü örgüt yandaşlarının baskı kurduğu bir üniversite. Asılan paçavraların medyaya yansıması üzerine bir öğretim üyesinin bölüm başkanlığından istifası etti ve paçavraların asıldığı R–1 kantini yıkılıp yerine derslik kuruldu. Bizzat Cumhurbaşkanı’nın talimatıyla açılan soruşturmalar neticesinde olayın geçtiği yere Türk Bayrağı asıldı.)

Tarih: 15 Mart 2007

Yer: Ege Üniversitesi

Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde toplanan Sosyalist Gençlik Derneği, Sosyalist Demokrasi Gençliği, Yurtsever Özgür Gençlik Hareketi üyesi bir grup öğrenci basın açıklaması yapıyorlar. Basın açıklamasında “Bir çok ilde DTP’li yöneticilerin tutuklandığı, Abdullah Öcalan şahsında tüm Kürtlerin zehirlendiği” gibi mesnetsiz ve son derece bölücülük taraftarı olan söylemler sergileniyor. Bu söylemlerin yanı sıra atılan Apo sloganları ne yazık ki kampus alanı içerisinde yapılıyor.

Tarih: 10 Mayıs 2007

Yer: Ankara Üniversitesi

Ankara Gençlik Derneği adı altında etkinlik gösteren PKK sempatizanlarının bu seferki yeri ise Ankara üniversitesi… 10 Mayıs 2007 günü okula Kürtçülerin değişmez ismi Grup Yorum çağırılıyor. Saat 15.30 gibi başlayan etkinlikler ne yazık ki PKK sloganları gölgesinde akşam 19.30 a kadar konserlerle sürüyor. Öğrencilerin bu duruma kalabalık bir şekilde iştirak etmesi 2007 Türkiye’sinde üniversitelerimizin geldiği noktayı gözler önüne seriyor.

Tarih: 11 Mayıs 2007

Yer: Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ)

Türkiye’nin tüm üniversitelerinden olduğu gibi ODTÜ’de de her yıl bahar şenlikleri yapılır. Bu şenliklerde artık bölücülük yapmak bir gelenek haline gelmiştir ki, her sene Grup Yorum gelip Türkiye’nin en zorlu eğitiminin verildiği ODTÜ’de konser verir. Grup Yorum yine 2007 senesinin 11 Mayıs günü üniversiteye gelerek büyük bir konser veriyor. Konsere katılımcı sayısı da oldukça fazla (10 bin dolaylarında), bilmeyenler için söyleyelim tüm bu etkinlikler okulun içerisinde yapılıyor. Konser sonrasında yaklaşık 1000 kişilik grup ODTÜ’nün içerisinde halaylar ve zılgıtlar eşliğinde sloganlarla yürüyeşe geçip gövde gösterisi yapıyor ve tek bir tepki ya da engelleme gelmiyor. Bahar şenlikleri bu gibi etkinliklerle yapılıp geçiriliyor öğrenciler mutlu, Türkiye mutlu!

***

Geleceğimizin aynası olarak nitelendirdiğimiz bu kurumlarımızda bu denli rahat bölücülük yapılması, terörle mücadelede sorgulanması gereken önemli bir boşluğa işaret etmektedir. Özellikle tutuklanan bir çok örgüt üyesinin aynı zamanda üniversite öğrencisi olması acı bir gerçektir. Yukarıda verdiğimiz sadece birkaç örnekten de anlaşılabileceği üzere en önemli üniversitelerimiz bölücü örgütlerin propaganda merkezleri haline getirilmek istenmektedir. Üniversitelerde yapılan bu bölücü faaliyetlerden sonra hiçbir yasal yaptırıma gidilmemesi ve bu sözde öğrenci grupların terör örgütüne açıkça yandaş sağlaması kabul edilebilir bir durum değildir.

Sonuç olarak PKK terör örgütü üniversiteler üzerinde yoğun bir çalışma yapmaktadır. Bu çalışmalar 1990 yılların başından itibaren büyük maddi yatırımlarla da desteklenebilmektedir. Üniversiteler bünyesindeki öğrenci kulüpleri, dernekleri v.s oluşumlar öğrenciler için önemli bir sosyal aktivite alanı iken, bu tipteki terör yandaşı faaliyetler yüzünden farklı bir boyuta geçmektedir. Tüm bunlardan yola çıkarak başta üniversite yönetimlerine ve bu kapsamda terörle mücadeledeki diğer resmi kurumlara büyük görevler düşmektedir. Biz sivil vatandaşların görevi de, devletin kurumlarını bu gibi durumlardan haberdar etmektir.

BU VATAN MİLLET DAHA NE KADAR YAS TUTCAK(?)
Tümgeneralden ağır sözler
"Erlerimiz ölüyor, subaylarımız nerede?" diyenler, siz neredesiniz? Kaleminize fiyat biçenlerle pazarlıkta mısınız?

SAMSUN, ELAZIĞ DHA
Tunceli-Erzincan karayoluna yerleştirilen bombanın patlatılması sonucu şehit olan 3 askerden jandarma uzman çavuş Ümit Eker, memleketi Samsun'da 5 bin kişinin katıldığı törenle toprağa verildi. Garnizon Komutanı Tümgeneral Naci Beştepe, törendeki konuşmasında şu sert ifadelere yer verdi:
"Ne Ümit'ler yok olur, ne şehitler ölür bu ülkede. Ümit şimdi son örtüsü olan al bayrağa teninin, kanının rengini vererek, ay yıldızına ruhunun parlaklığını yansıtarak göklerimizde dalganıyor. Ona uzanan ellerin kırılması da çok geç kalmayacaktır. Terörist öldürdükçe kendini tüketir. Yönteminiz, ister mayın, ister pusu, ister canlı bomba olsun, hedefiniz ister bebekler, ister masum sivil insanlar, isterse asker olsun. Destekçiniz veya sırtınızı sıvazlayarak sizi maşa olarak ileri sürenler ister komşumuz, ister sözde müttefikimiz ve dostumuz, isterse dünyanın süper gücü olsun. Amacınız ister federasyon, ister özerklik, ister ayrılık olsun. TSK ve yüce milleti sizi kendi kanınızla boğacak, tüketecek, destekçilerinizi de, sizi kullananları da pişman edecektir. Buralarda olmayan birileri de var. Onlara soruyorum; 'erlerimiz ölüyor, subaylarımız nerede' diyenlere soruyorum. Siz neredesiniz? Kaleminize fiyat biçenlerle pazarlıkta mısınız? Türk insanının arasına nifak sokmak için arayışta mısınız? TSK'yı gammazlama
veya aşağılama yarışında mısınız? Kulluk ettiğiniz kulların dizinin dibinde misiniz? Terörü, bölücüleri, bozguncuları, onların destekçilerini savunduğunuzu Türk ulusu anlamıyor mu sanıyorsunuz? Subayların nerede olduğunu görmek istiyorsanız gideceğiniz yer bellidir. Yavru kuşlar kadar cesaretiniz varsa gidin oralara görün. Sonra da yazın, o zaman okuruz sizi."


Diyalog safsatası günümüzden otuz yıl önce Vatikan tarafından resmî olarak başlatılmıştır. Şimdiki malûm cemaat tarafından değil. O günlerde diyaloğa maşa olması için teklif götürülenlerden birisi de Üstâd Necip Fazıl idi. O bu çağrıya bakın nasıl cevap veriyor?

‘-Ne diyaloğu be yahu! Belli başlı bir anlayış kökünde beraber olup ta dallarında ayrı olanlar arasında tutturabilecek hangi aşı olabilir? Her birinin ne yediği ve ne ile beslendiği malûm , KARTALLA-KARGA nasıl diyaloğa girebilir? ‘
( Necip Fazıl Kısakürek)

Bu sözlerin üzerine yorum yapmaya gerek yok. Hiçbir vakit inançta-imanda pazarlık kabul etmeyen Necip Fazıl diyor bunu çünkü. Şimdi O’nun adına radyo programları yapmaya kalkan diyalogçular Necip Fazıl’ın kendilerine okuduğu lânetten habersiz olarak cennetten arsa parselliyorlar.

Ahmet YILMAZ

Yazar: Ahmet YILMAZ


Bu hükümet temel hak ve özgürlükler konusunda samimi değildir. Eğer samimi olsalardı, hâlâ milletin kılık, kıyafeti ve inancıyla uğraşmazdı. Bu ülkenin, insanların temel hak ve özgürlüklerini garanti altına alacak bir hükümete ihtiyacı vardır...

Filistin’de kan var, işgal var, bir millet yok edilmeye çalışılıyor, devlet terörü var! Bunlara karşı kuru temenniden başka bir şey yapılmıyor.

ABD, İsrail’i korumak için Şaron’a göz yummaya devam etmektedir. İsrail’in Filistin’e uyguladığı katliamı kınıyoruz. Filistin’de kan akmaya devam ediyor ama hükümetin bu konuda maalesef bir duyarlığı yok...

Soruyorum ABD’ye, AB’ye ve Birleşmiş Milletler’e siz neredesiniz? Hıristiyanlık’taki Paskalya törenleriyle barışı kutlarken, Ortadoğu’ya neden barışı getirmiyorsunuz?” “Hükümet maalesef Ortadoğu konusunda gerekli iradeyi ortaya koyamamıştır. Yaşadığımız görüntüler 21. yüzyıl başında bizi üzmektedir. Bir taraftan küreselleşmeyi konuşacağız. Diğer taraftan emperyalist duygularını tatmin etme isteği, içinde olanlara destek vereceğiz. Bunu anlamak mümkün değil...

IMF parayı verdi. Ama hangi şartlar altında ve nerde kullanılacağını söyleyerek verdi. Bu paraların adresleri belliydi ve bunun karşılığında istenen tavizler vardı. Yarın bunlar ‘Kıbrıs’ı konuşalım’ derler.

Türkiye’nin baş edemeyeceği hiçbir problemi yoktur. Bunlar IMF’nin karşısında memurlar gibi oturuyorlar. Acizler hükümeti, halkı bir simit ve bir çaya mahkûm etti. 50 milyar doları batık bankalara hortumlattılar. Ülkenin milyarlarca doları hortumculara yedirildi. Eğer dürüst ve iradeli bir yönetim gelseydi, belki de IMF ile masaya oturmaya bile gerek kalmayacaktı. IMF’den gelen paralar bu ülkeye hibe değildir. Bu paraları benim köylüm, benim memurum ödüyor. Bizler kurtuluş mücadelesi yapacağız. Son günlerde AB ile yatıyorlar AB ile kalkıyorlar. Biz de istiyoruz ama bizi neden oyalıyorsunuz? AB diyerek karın doymaz...

Durun. Güzel tespitler, güzel yazmış falan demeyin sakın. Bu sözler bana ait değil. Bu sözler AKP Lideri Sayın Erdoğan’a ait. Şaşırdınız mı yoksa? Hemen şaşırmayın. Bu sözler virgülüne kadar Sayın Erdoğan’a aittir. Bu sözlerin tek ortak özelliği Sayın Erdoğan, Başbakan olmadan önce söylenmiş olmasıdır.

Tarih bilimciler kronolojik tarih yazarken nasıl milattan önce / milattan sonra şeklinde bir ayrım yapıyorlarsa, Sayın Erdoğan’la ilgili not tutanlar da “koltuktan önce / koltuktan sonra” ayrımını yapmak zorundadırlar. Yukarıda yazılanlar Sayın Erdoğan’ın koltuk öncesi devirlerine ait sözleriydi. Aşağıda yazanlar ise koltuk sonrasıdır. Bakalım “yüz seksen derecelik muhteşem siyasi dönüşler” sonrasında dökülen inciler nasıl dizilmiş, bakalım koltuktan sonra ne değişmiş.

Koltuktan sonra Sayın Erdoğan.

“ABD’nin küresel düzeydeki konumu ve gücü, uluslararası ilişkilerin belki de en belirleyici özelliği haline gelmiştir. Bu ise dünya için bir fırsattır. Günümüzün tek süper gücü olmak beraberinde zorluk ve sorumluluk da getirmektedir. ABD dünyayla ilgilenmeye devam etmelidir.”

“Demokrasi bizim için amaç değil, araçtır. İstediğimiz durağa gelince ineriz.”

“Askerlik yan gelip yatma yeri değildir.”

“(Sayın) Öcalan düşüncelerinin değil, şu anda, almış olduğu ‘kellelerin’ hesabını veriyor.”

Ve. Sayın Erdoğan’ın Türk siyasi üslubuna ‘büyük katkı sağlayan’ en önemli sözünü unutursak ayıp olur: “Ananı da al git lan.”

Sevgi / Saygı / Dostlukla.

--------------------------------------------------------------------------------

GÜNÜN SÖZÜ

“Ey iman edenler, Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin; onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden onları kim dost edinirse, kuşkusuz onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna hidayet vermez.”

Maide Suresi / 51

31.05.2007

Ahmet YILMAZ

Türkçe Demek

Türkiye’de birçok şive ve ağız vardır, ama en gelişmişi; en kullanışlısı ve söz varlığı en çok olanı İstanbul Türkçesidir. Bugün, yaşayan dünya Türklerinin de en az yarısı İstanbul Türkçesini anlar ve konuşur... Öteki yarısında da çeşitli yollarla İstanbul Türkçesinin yaygınlaştığını biliyoruz. Sadece Ahmet Yesevi Üniversitesi ve yan etkinlikleri 50.000 kişilik bir alanda İstanbul Türkçesini öğretme çabasındadır.

Çeşitli vakıflar ve ortaklıkların ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın etkinlikleri ile yayınlarını beğensek de; beğenmesek de Türkçe yayın yapan TV’ler de bu anlamda olumlu katkılar sağlıyorlar.

Türkiye’de de birçok kişinin öteki Türk lehçe ve şivelerini anlar ve konuşur durumda olduğunu biliyoruz... Türkler arasında birbirlerinin lehçe ve şivelerini anlayanların oranı ve anlayanların anlama oranı çoğaldıkça “ortak Türkçe alanımız” oluşacaktır. Bugünkü sayısı 200 milyonu aşan Türk Dünyası’nda oluşacak böyle bir alanın Türk’ün yeniden doğuşunda en önemli ortam olacağı açık bir gerçek...

ÜZÜNTÜ VERİCİ
Son derece olumlu bu gerçekliğin yanında; üzüntü verici bir gelişme de var...
Türkiye’de ne yazık ki sömürge olmayan ya da sömürgelikten yeni kurtulmuş olmayan hiçbir ülkede olmayacak bir sapkınlık var:
“Yabancı dilde eğitim sapkınlığı.”

Milletimizi oluşturan ana değer olan Türkçemize bundan daha büyük kötülük yapılamazdı... Yapılıyor ve yaygınlaşıyor...

Öğrencilerimizin bilimin ürettiklerini kavramalarını zorlaştıran ve bilim zihniyetinden uzaklaşmalarına yol açan bu uygulama tam anlamıyla bir “milli suçtur.”

Sapıklık sözünü kullanmamak için sapkınlık dediğim bu saçmalıktan bir an önce dönülmelidir.
Türkiye’de İstanbul Türkçesinden başka hiçbir dile hiçbir eğitim kurumunda izin verilmemelidir.

Evet, derhal, hemen, bugünden başlayarak bu uygulama kaldırılmalıdır.
Türk Milliyetçisi için birinci görev, Türkçeyi savunmak ve korumaktır. Yasa yapmak gücünü elde eder etmez, ilk yapılması gereken
“Türkçe Temel Yasası”nı çıkarmak olmalıdır. Bu yasa içinde, eğitim konusundan başka işyerlerine yabancı ad koymak işini de içine alarak Türkçenin yozlaştırılmasına karşı bütün önlemler alınmalı ve yasa ödünsüz uygulanmalıdır.
Türkiye sınırları içinde yaşayan yurttaşlar istedikleri dil, lehçe, şive ve ağızdan istedikleri gibi kültür ve sanat etkilikleri yapsınlar…

ANCAK!
Eğitimde, haberleşmede, yazışmalarda, İstanbul Türkçesinin en güzel biçimiyle kullanılmasını sağlamak devlet olmanın gereği ve Türkiye yurttaşı olmanın gerektirdiği bir borçtur.

Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan insanlar analarından, babalarından öğrendikleri dil, lehçe, şive ve ağız ne olursa olsun, ortak dilimizin İstanbul Türkçesi olduğunun bilincinde olmalıdırlar.

Milli kültürümüzün en önemli iki temelinden birisi dildir ve bu dil Türkçedir. Türkiye Türkleri için İstanbul Türkçesi...

İstanbul Türkçesi dışındaki dil, lehçe, şive ve ağızlar bizim alt kültür değerlerimizdir. Onlara ne karşı olmak, ne de onların yok olmasını istemek söz konusu değildir. Ama bilinmelidir ki yurttaşlarımızın bireylik başarılarının yolu İstanbul Türkçesini iyi konuşmaktan geçer...
Türkiye’de İstanbul Türkçesinin dışında bir ortak dil oluşturma çabaları ne anlamlı, ne de yararlıdır. Olabilirliliği olmayan boş uğraşlardır.
Önce Türkiye’de İstanbul Türkçesi tam egemen olmalıdır ki; onu dünya Türklüğünün ortak anlaşma Türkçesi yapma amacı anlamlı olsun...
Bu çabalar içinde olanlar da; öteki edebi Türkçelere saygıyla yaklaşmalıdırlar.
Türk Milliyetçilerinin hiç unutmamaları gereken bir gerçek vardır: Türk demek, Türkçe demektir.

N. Kemal Zeybek

http://www.aygazete.com/Anasayfa.php?2704

AKP dönemi yolsuzlukları

Değerli okurlar Akepe'nin 4,5 yıllık iktidarında medyaya yansıyan yolsuzlukları bir liste halinde hatırlatmakta yarar görüyorum.

1- İzmir TCDD Liman Taşıma İhalesi
TCDD İzmir Liman'ı için, yıllık 70 milyon dolarlık yükleme-boşaltma işleri için ihale hazırlığı yapılıyor. Daha sonra ihaleden vazgeçiliyor. İhalesiz olarak 15 yıllığına Reha Denizcilik ve Raden Lojistik isimli 2 şirkete veriliyor. Şirketlerin, 15 yılın sonunda arzu ettikleri takdirde 15 yıl daha ise devam edebileceği sözleşmede yer alıyor. (Toplam 30 yıl süreli) Toplam 2 milyar 100 milyon dolarlık iş, ihalesiz veriliyor. Bu firmalardan biri, sözleşme tarihinden 2 gün önce kuruluyor, diğeri de aynı gün kuruluşu gerçekleşiyor.

2-AYCELL-ARİA Birleşmesi
AYCELL-ARİA birleşmesinden doğan AVEA'nın yaklaşık 3 milyar dolarlık zararı, Hazine'ye yüklendi. İddiaya göre; Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Başbakanlık Teftiş Kurulu'nun, kamuyu zarara uğratan ve "hizmet nedeniyle emniyeti suiistimal suçu" işlediği öne sürülen Aycell yöneticilerinin, Savcılığın soruşturma istemine onay vermedi.

3-İBB Araç Sigorta İhalesi
İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin, ağır taşıtlar için sigorta ihalesi, 197 milyar lira ile AKP İstanbul Milletvekili Alaattin Büyükkaya'nın önceden ortağı olduğu Büyükkaya Sigorta Aracılık A.Ş'ye veriliyor.

4-TCDD İstasyon Yenilemesi
TCDD'den 10 istasyon yenileme ihalesi AKP Kadın Kolları MKYK Üyesi Emine Alioğlu'na veriliyor. Bu AKP'li müteahhit hanım, aynı zamanda fakirlere verilen yeşil kart sahibi. Önce devletten yeşil kartı alıyor, sonra da 10 istasyon yenileme ihalesini alıyor.

5-TMSF Otel İhalesi
TMSF, Ceylan Grubu'ndan, banka borcuna karşılık 52,5 milyon dolara Antalya'daki Deluxe Resort Otel'i alıyor. Devir öncesi otel fiyatı, ekspertif raporunda bu şekilde belirtiliyor. TMSF, aynı oteli bu sefer 25.3 milyon dolara Ulusoy Grubuna satıyor. Devlet 27 milyon dolar zarar ediyor.

6-Derince Arazi Alımı
Özelleştirme İdaresi, Yarımca Porselen Arazisi'ni, 30.5 milyon dolara bir özel şirkete satıyor. Devlet kuruluşu Erdemir, 82 milyon dolara aynı araziyi, bu sefer söz konusu özel şirketten satın alıyor. Devlet, 52 milyon dolar kendi arazisinden zarar ediyor. Ve Erdemir yönetimi, 2 yıldır bir liman için arazi aradıklarını ifade ediyor, 20 gün içinde en pahalısını seçiyor.

7-SEKA İhalesi
Fabrika, 30 Haziran 2003'te 1.1 milyon dolara Albayraklar A.Ş'ye satılıyor. Özelleştirme İdaresi, piyasa değerini 51 milyon dolar olarak belirliyor.

8-HALKBANKASI'nda 30 milyon dolarlık zarar
Devlet Bakanı Ali Babacan'a, Net Holding'in 30 milyon dolarlık kredisinin geri alınamayacağı ve hemen müfettiş görevlendirilerek olaya el konulması, aksi takdirde zaman aşımına uğratılacağı, TBMM Yolsuzlukları Araştırma Komisyonu'nca ve resmi yazılarla uyarıldığı halde, bir işlem yapılmamış ve 30 milyon dolar gibi bir alacak zaman aşımına uğruyor.

9-Trilyonluk buğday vurgunu
Şirketler Toprak Mahsulleri Ofisi'nden (TMO) 140 bin liraya ihracat yapmak kaydıyla, aldıkları 10 bin ton buğdayı, ortalama 300 bin lira fiyatla iç piyasaya sürdüler. Toprak Mahsulleri Genel Müdür Vekili İsmail Kemaloğlu ise, şirketlerin haksız kazanç sağlamasını "ihraç etmek için ucuza alınan buğdaylarla şirketler, istediğini yapabilir" diye trilyonluk vurgunu savundu.

10-Mavi Akım Doğalgaz Ek Protokolü
19 Kasım 2003 tarihinde, Ruslarla ek protokol imzalanıyor. Türkiye, "F1 Formülü" nden vazgeçip, Rusların istediği FO'yu kabul ediyor. Ve 1 Nisan 2005 tarihi itibariyle 8,5 milyar dolar fazladan ödemeye Türkiye razı oluyor. Ana Muhalefet Partisi, konuyla ilgili gensoru verdi Erdoğan bizzat oylamaya katılıp, gensorunun reddedilmesini sağladı.

11-AYCELL-SIEMENS Anlaşması
Siemens'ten alacağı 10 milyon Euro'nun tahsili için harekete geçen Aycell, Bakan Binali Yıldırım'ın engeline takıldı. Aycell, 2001 yılında Siemens ile sözleşme imzaladı. Ancak, Siemens yükümlülüklerini yerine getirmedi. Hukukçular, bu nedenle Siemens'in günlük 96 bin Euro ceza ödemesi gerektiğini belirledi. Miktar artınca, Aycell alacağını tahsil etmek için girişimlere başladı. Devreye Bakan Yıldırım girdi. Aycell yönetimi, apar topar değiştirildi, alacaklar rafa kaldırıldı.

12- İstanbul'daki vurgun
İstanbul Ataşehir'de mülkiyeti Emlak Gayri Menkul YO'ya ait olan binlerce daire, tapuda satış fiyatlarının ortalama 8 kat altında gösterilerek yaklaşık 20 milyon YTL vergi kaybı yaratıldı. Bu işlemlerde daireler ortalama 250 bin YTL'ye satılırken, tapu kayıtlarında satış bedelleri 25 bin ile 35 bin YTL arasında gösterildi.

13-Bingöl Deprem Konutları
Bingöl'de Toplu Konut İdaresi Başkanlığı'nca 2016 konut inşa ediliyor. Tanesini 38 milyardan yaptırıyorlar. TOBB da aynı yerde ve aynı projeyle 480 konut yaptırıyor ve aynı konutu 30 milyara mal ediyor. 1 konutta 8 milyar fark oluşuyor. Başbakan'ın açılışını yaptığı bu konutlar daha içine girilmeden çürüyor.


Vedat YENERER


Blogger Template by Blogcrowds


2008 | Blogger Temaları by GeckoandFly Blogger Uyarlama: Blogcrowds.

Distributed by Blogger Temaları